SUPERVİXENS
BİR AŞIRILIKLAR ABİDESİ:
SuperVIXENS
Gururla itiraf ediyorum: Daha ilkokula giden kısa pantolonlu bir veletken, çantamda ders kitaplarından çok, çizgi romanlar taşırdım. Taşımakla da kalmazdım. Öğretmenimin anlattığı derslerden sıkılınca, gizlice çantamı açar, “Gırgır” dergisindeki Oğuz Aral’ın çizdiği "Utanmaz Adam" maceralarını kare kare inceler, ağzım açık bir şekilde mal mal sayfalara bakardım. Tek rakamlı yaşlarımda keşfettiğim bu çizgi roman hayatımın en büyük eğlencesiydi: Tuhaf kıyafetli, sivri dişlere sahip patates burunlu kötü adamlar, “Degav! Degav!” diye patlayan tabancalardan fırlayan mermilerin kafalara açtığı yuvarlak deliklerden ıslık çalarak geçen sinekler, lastik gibi eğilip bükülererek oradan oraya fırlayan otomobiller, mini etekleri ve koca memeleri ile erkekleri zırıl zırıl ağlatan afet kadınlar (Oğuz Aral’ın deyimiyle “Pakizeler”)... Çizer olmamın temeli bu çizgi romanı okurken atılmıştı.
Gururla itiraf ediyorum: Çizer olup para kazanmaya başladığım ilk zamanlar, paramı hiç biriktirmeyip sürekli filmlere yatırdım; DVD’nin icat olmadığı, internetten siparişin henüz başlamadığı o dönemlerde, posta yolu ile yurtdışından temin ettiğim kataloglardan, kapağından ya da isminden dolayı ilgimi çeken bilmediğim her türlü VHS filmi getirterek arşivime kattım ve işte Russ Meyer’le ilk o zamanlar tanıştım. “Faster Pussycat! Kill! Kill!”, izlediğim ilk Russ Meyer filmiydi ve dehşete düşmüştüm; karşımdaki film resmen, Oğuz Aral’ın çizgi romanının ete ve kemiğe bürünmüş haliydi: Kaba, tuhaf, erotik, komik, eğlenceli ve sert. Yetişkinliğimde çocukluk duygularım tetiklenmiş, yönetmenin diğer filmlerini almak-görmek boynumun borcu olmuştu.
Savaş muhabirliğinden Playboy’a fotoğraf ve sinemaya düşkünlüğünü daha çocukluğunda belli eden 1922 Kaliforniya doğumlu Russ Meyer, annesinin nişan yüzüğünü satarak ona bir kamera hediye etmesiyle, hayatının sonuna kadar elinden bırakmayacağı en sevdiği oyuncağına, küçük yaşlarında kavuşmuş oldu. 1942’de savaş muhabiri olarak orduya giren Meyer, kamerayı profesyonel olarak ilk kez burada eline aldı. 2. Dünya Savaşı sırasında General Patton’ın birlikleriyle Normandiya çıkartmasına gönderilerek, etkileyici savaş belgeselleri çekti. Savaş sonrası kariyerine fotoğrafçılıkla devam eden Meyer, Playboy’a kapağı atarak aralarında Marilyn Monroe’nun da bulunduğu bir çok tanınmış yıldız ve modelin çıplak fotoğraflarını çekerek sektöre ismini duyurdu. Russ Meyer sıçrama tahtası olarak kullandığı model fotoğrafçılığının ardından, asıl ideali olan sinema mesleğine, o güne dek görülmemiş bir cüretkârlıkla çektiği kısa striptiz derlemesi “French Peep Show” (1950) ile geçiş denemesi yaptı. Sinema çevrelerinde pek (hatta hiç) ciddiye alınmayan bu filmden tam 9 yıl sonra çektiği ilk uzun metrajı
(kadınları, elbiseleri olduğu halde çıplak görebilen bir adamın hikâyesi) “The İmmoral Mr. Teas” (1959) yüzünden “ahlakçı” kesimin hedefi haline gelerek, kendisine açılan bir dolu davayla karşı karşıya kaldı. Her şeye rağmen yılmadan ısrarla yoluna devam eden yönetmen, 1959’dan 70’li yılların sonuna kadar, koca göğüslü-seksi-nemfoman karakterlerle dolu 27 filme imzasını atarak “sexploitation”ın (cinsel istismar sineması) öncülerinden biri oldu ve aşırılık sinemasının ilk sembolleri olan “büyük göğüsler”, Russ Meyer filmlerinin simgesi haline geldi. Meyer, her ne kadar erotizm ve pornografi arasındaki ince çizgide dolaşmakta ısrarcı olsa da, bilinçli bir tercihle pornoya asla prim vermedi; yine de eserlerindeki “Tex Avery” çizgi filmlerini hatırlatan gaglar yüzünden, “pornonun Walt Disney’i” gibi etiketler sırtına yapıştırıldı. Bununla birlikte, yarattığı sıradışı mizansenler ve üstün montaj yeteneği sayesinde her türlü kesimden inanılmaz bir hayran kitlesi edindi. Martin Scorsese, John Landis ve özellikle de John Waters, onun en ünlü fanlarından sadece birkaç tanesidir.
Ölçüsüz bir dünya çekimleri 10 yıla yayılan “Vixens üçlemesi”, “Faster Pussycat! Kill! Kill!”le birlikte Russ Meyer sinemasının en öne çıkan filmleridir. Serinin, “Vixen” (1968) ve “Beneath the Valley of the Ultra Vixens”ın (1979) ortasında kalan ikinci filmi “SuperVixens” (1975), Russ Meyer’in kariyerinde bir doruk noktasıdır. Yönetmenin 53 yaşında çektiği “Supervixens” (Süper Fettanlar diyebiliriz), taşkın cinselliğin arkasında, alışılmıştan daha kompleks bir yapıya sahiptir. Filmin doğaçlama çekilmiş gibi duran basit hikâyesi temel olarak karşıtlıklar üzerine kurulmuştur: Af/intikam, aşk/nefret, arzu/tiksinti, basitlik/karmaşıklık, sürat/yavaşlık... Aynı şekilde, biçimsel olarak baktığımızda da, fondaki askeri marşları hatırlatan müziğin, sahnelenen görüntü ile bir tezat oluşturarak hiç örtüşmediğini görürüz. Birbirine karışan küçük hikâyelerden oluşmuş, gidişatı kesinlikle önceden tahmin edilemeyen, nereden neyin çıkacağını kestiremediğimiz, göğüs saplantısının tavan yaptığı bu çıldırmış film, ölçüsüzlük açısından çekici, saf bir şaka gibidir.
Benzin istasyonunda çalışan Clint, müşterisi Super Lorna tarafından baştan
çıkarılmak istenir. Durumu öğrenen Super Angel (Clint’in evinde kaldığı
kız arkadaşı), kıskançlıktan çıldırıp Clint’in kamyonetini baltayla
paramparça ederek onunla toz toprak içerisinde yerlerde yuvarlandığı
sert bir kavgaya girişir. Olaya müdahale eden şeytani polis memuru
Harry, göz koyduğu Super Angel’ı hastaneye yollayarak Clint’i kasabadan
gitmesi konusunda uyarır. Hastaneden çıkan Super Angel cilveleştiği ama
aslında dalga geçtiği polis memuru Harry tarafından feci bir şekilde
dövülerek öldürülür; evi ateşe verilir. Olayın zanlısı konumundaki
Clint, kasabadan kaçarak yollara düşer. Filmin, finaline kadar olan
bundan sonraki bölümü, Clint’in yolculuğu sırasında başına gelen,
birbirinden bağımsız bir takım küçük hikâyelerden oluşur. Her hikâyenin
içinde, Clint’e sarkan koca memeli bir fettan ve mutlaka onun etrafında
dolaşıp duran aciz bir erkek figürü (baba, koca, sevgili) olduğunu da
belirtelim hemen. Clint’in kaçış yolculuğu, bir başka benzin
istasyonunda Super Vixen ile karşılaştığında son bulur. Hayalet teması
ile geri dönen Super Angel’ın Super Vixen olarak yeniden doğmasıyla
ilgili bu bölüm, ilk kısımlardan alakasız bir biçimde ayrılarak,
fantastik sinemaya göz kırpar; ve final: Yeniden karşılaşan
sevgililerin mutluluğu, ultra şiddetli şeytani karakter Harry’nin
tekrar ortaya çıkışıyla bıçak gibi kesilir. Muhafazakârlara haraket
çekermiş gibi zıvanadan çıkan final bölümü, filmin (hatta belki de tüm
Meyer filmografisinin) en çarpıcı sekanslarını içerir.
Kadı egemen olursa...
Tırlamış
bir ahlak komedisi diyebileceğimiz “SuperVixens”, Russ Meyer
sinemasının geniş bir özeti gibidir: Bir arzu objesi gibi gösterilen
çaresiz-tıfıl erkekler, erkeğe egemen olup onun içini boşaltmak
isteğiyle yanıp tutuşan devasa memeli-doyumsuz-seksi kadın karakterler
ve neredeyse hemen her filminde karşımıza çıkan takıntılı Russ Meyer
fetişleri (yol, toprak yol, dağlık bölgeler, kamyonetler, ilginç spor
arabalar, benzin istasyonları). Oradan oraya atlayan yapısıyla sanki
bir senaryosu yokmuş gibi duran “Supervixens”a 70’li yılların kafasıyla
bakmak gerekir. Günümüz izleyicisine belki de artık basit gelebilecek
bu çıldırmış macera filmi, Russ Meyer’in seyircisine sunduğu en
başarılı kokteylidir.
Dönemin erotik kadın starları Tura Satana, Uschi Digard ve
özellikle de Haji’nin (Meyer’in fetiş oyuncusu) katkıları sayesinde,
erkek egemen toplumunu, erkeklerin zaaflarıyla dalga geçerek tepetaklak
eden Russ Meyer filmleri, “Vixens serisi” ve özellikle serinin ikinci
filmi “SuperVixens”la zirve noktasına ulaşmıştır. Super Angel, Super
Lorna, Super Vixen, Super Haji; hemen hepsi, Meyer’in erkek
hegemonyasını temsil eden karikatür görünümlü,
sorunlu-tuhaf-sapık-hımbıl-vahşi erkek karakterlerin karşısında, onları
devasa memeleri ve dişilikleriyle alt eden birer süper kahramandırlar.
Russ Meyer, hayalinde yarattığı kadın egemen toplumun zavallısı
pozisyonunda eğlenen, kadınlara âşık ve onlarla işbirlikçi bir tutum
içerisinde film çeken, bundan da büyük bir zevk alan hınzır bir
yönetmendi kuşkusuz; ve 2004’te, 82 yaşında ölene dek, emin olduğu
sinemasından hiç taviz vermedi.
Gururla itiraf ediyorum: Çocuk yaşlarımda keşfettiğim “film izleme zevki” sayesinde hayatım boyunca hiçbir sinema türü arasında ayrım yapmadım. Yapamadım. Yine karşıtlıklar üzerine bir şema çıkaracak olursak, Pasolini/Tati, Kubrick/Ed Wood, Cronenberg/Spielberg, Miike/Kaurismaki, Bergman/Corman... hemen hepsinin çok sevdiğim yönetmenler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir Kubrick filmi kusursuzluğundan dolayı yorduysa, bir Miike filmi “Yuh be kardeşim, bu ne artık yahu?” dedirttiyse, bir Pasolini filmi içimi buram buram kararttıysa, bir Cronenberg filmi midemi kaldırdıysa, bir Kaurusmaki filmi gönlümü hoş eyleyip, etrafa salak salak boş gözlerle bakmamı sağladıysa, ders kitaplarının arasındaki bir çizgiroman gibi, panzehirim her zaman hazırdır benim: Bir Russ Meyer filmi!
DVD+ dergisi - Temmuz 2006
Oky