GOZU
DİKKAT! İNEK ÇIKABİLİR
GOZU
Japon sinemasının uçlarda gezinmeyi görev edinmiş yönetmeni Takashi Miike’nin, şiddet ve “takıntılı” bir cinselliğin ağır bastığı 70’e yakın filmden oluşmuş filmografisi incelendiğinde, yönetmenin, bugüne kadar “kabul görmüş” hiçbir sinema kuralına itibar etmediği açıkça görülür; onun sineması, “politik olarak doğru” tüm bariyerlerin yıkıldığı, daha önce hiç kullanılmamış tuhaf fikirlerle dolu, kendi gerçekleriyle dalga da geçebilen satirik bir eğlenceye benzer. Ülkesi Japonya dışında, daha çok festivaller ve DVD’ler sayesinde tanınan Miike, bir çok film seyircisi ve eleştirmeni tarafından “ne dediğini bilmeyen zevksiz bir şarlatan” olarak tanımlansa da, onun filmlerine artık aşina hayranları ve birtakım “sinema manyakları” tarafından 2000’li yılların sinemasında “bir özel guru” olarak çoktan ilan edildi bile. Takashi Miike muhtemelen, sinema yazarlarının “büyük yönetmenler listesine” asla eklemeyeceği bir isim; öyle ya! Kurosawa ya da Godard filmleri dururken, dünyada en sevdiği filmin, Bruce Lee’nin “Enter the Dragon”u olduğunu söyleyen ve nedense yumurtlar gibi yılda 5-10 film çeken ne idüğü belirsiz bir yönetmenin filmlerini hangi eleştirmen ciddiye alır? Öte yandan, popüler sinemanın ilahlarından Quentin Tarantino ve yeni yetme ekürisi Eli Roth ya da “Hellboy”un yönetmeni Guillermo Del Toro, Miike’ye olan hayranlıklarını hemen her yerde dile getirmekten büyük keyif alıyorlar. Övgüleri ne kadar önemsiyor bilinmez ama Miike’nin kötü eleştirileri pek takmadığı gün gibi aşikâr. Bir takım insanların beklediği filmleri değil, kendi yapmak istediklerini yapıyor hâlâ; gerçi kendi yapmak istedikleriyle de merakla beklenen bir yönetmen artık o. Sevilse de sevilmese de.
Dediğim dedik, çaldığım düdük
Yukarıda yazdıklarımdan dolayı Miike’nin sinema yazarları tarafından sevilmediği sanılmasın sakın; 90 başlarında çoğunu video formatında çektiği onlarca filmden sonra 35 mm’ye terfi ederek, “Gokudô kuroshakai” (Islak Köpek-1997), “Chûgoku no chôjin” (Çin’in Kuş İnsanları-1998), “Ôdishon” (Ölüm Provası-1999), “Dead or Alive: Hanzaisha” (Ölü ya da Diri-1999) ile dünya festivallerine ardı sıra çıkartmalar yaparak eleştirmenleri mest etti. “Ölü ya da Diri”nin kafaları karıştıran absürd finali dışında her şey yolunda gibi göründü. Miike’nin sinema yazarlarıyla sorunu, (daha doğrusu sinema yazarlarının Miike ile sorunu) festivallere düşen yeni Miike filmleriyle başladı: Karmaşık bir absürdlüğün tavan yaptığı “Ölü ya da Diri” serisinin devam filmleri, korku-komedi ve müzikal kırması “Katakuri-ke no kôfuku” (Katakurilerin Mutluluğu-2001), iç organlarla ortaya karışık bir kan banyosu “Koroshiya 1” (Katil İchi-2001). Takashi Miike’den yeni bir “Çin’in Kuş İnsanları” bekleyen eleştirmenler, sinema sanatının insan ruhundan böylesine uzak, ucube-anlamsız-gereksiz fikirlerle doldurulmasına tepki olarak, şarlatanı-yönetmeni, sevenlerine havale ettiler. Sevenleri ise, özellikle “Katil İchi”nin verdiği gazla, Miike’nin festivallere gelmeyen diğer filmlerinin peşine düşerek, “Hyôryû-gai” (City of Lost Souls-2000) ve “Bizita Q” (Visitor Q-2001) gibi filmlerini keşfetti (en çok da korsancıların yüzü güldü). Aile kavramındaki tüm tabuları sınır tanımadan tuzla buz eden “Bizita Q” sadece video piyasasına çekildiği için gözlerden ırak kaldı; ticari gösterimler ya da festivallere gelseydi eğer, muhtemelen Miike’nin en konuşulan filmi olur, yönetmeni sevenlerin de sevmeyenlerin de sayısı ikiye katlanırdı. Olumsuz ne kadar eleştiri varsa hiç ciddiye almadan, ışık hızıyla yılda bilmem kaç film yapan Miike’nin sadece sevenleri için film yaptığını söylemek de yanlış olur. Kemik hayran kitlesini “Katil İchi” ile yakalayan Miike, fanlarının yolunu gözlediği “hızlı ritimli yeni bir kan banyosu” fikriyle ilgilenmeyerek, 2003’de çektiği, bıkkınlık yaratacak kadar yavaş ilerleyen, anne sütü ile karıştırılmış (!) yakuza korku şovu “Gokudô kyôfu dai-gekijô: Gozu” (kısacası “Gozu”) ile festivaller de arz-ı endam eyledi. Festival salonlarını tıka basa dolduran Miike hayranlarıysa, olabildiğince kasvetli, et rengi bir atmosferin hakim olduğu “Twin Peaks”vari bir karabasanın içinde buldular kendilerini; ve sıkılmadan filmin sonunu getir(ebil)enler için, “bomba” finalde patladı!
“Filmi montaj sırasında ritimlendirebilirdim, ama gerçekten de bu şekilde (yavaş) gelişmesini istedim. Seyircinin filmi izlerken biraz kaybolmuşluk hissine kapılmasını hatta neredeyse sıkılmasını istiyordum. Filmin sonunun nasıl değerlendirildiğini ve tam da neredeyse sıkıldıktan sonra nasıl tepki verileceğini görmek istedim.” Miike’nin, “Gozu”nun akıllara zarar finali için söylediği bu sözler, onun sinemaya bakışına ve seyirciye karşı tutumuna dair yoruma açık. İsteyen, istediği yerden bakabilir; serbest... Onun duruma nasıl baktığıysa, yukarıdaki ara başlıkta yazılı işte.
Yakuza, köpek, kepçe, süt...
Patronun sağ kolu yakuza Osaki, herhangi bir süs köpeğini “yakuza köpek” zannedecek kadar paranoyaklaştığı için örgütün iç güvenliği açısından tehlike arz etmektedir. Kadınlara düşkünlüğüyle bilinen kepçe meraklısı (!) yakuza patronu, çömez yakuza Minami’den, Osaki’yi şehir dışına çıkararak onu öldürmesini ister. Minami, geçmişte kendisini ölümden kurtarmış olan Osaki’yi çok sevip saymasına rağmen bu zor görevi istemeyerek de olsa kabul eder. Minami ile birlikte herhangi bir görev için Nagoya taşrasına gittiğini zanneden Osaki, silah arkadaşının onu öldürmek için ıssız bir yere götürdüğünü anlayamayacak kadar meşguldür; onun derdi, peşlerindeki “yakuza araba”yladır. Osaki, yolda geçirdikleri basit bir trafik kazası yüzünden, “saçma” bir şekilde ölür. Osaki’nin beklenmedik ölümü üzerine ne yapacağını şaşıran Minami, durumu patronuna bildirmek üzere Osaki’nin cesedini arabada bırakarak, telefon etmek için yol üstündeki bir lokantaya girer. Telefon etmeden önce, pencereden, cesedin yok olduğunu farkeden Minami, filmin bundan sonraki bölümlerinde, bir grup tuhaf karekterle karşılaşacağı, Oliver Stone’un “U-Turn”üne benzer absürd bir maceranın içine düşer. Güya hastalığı yüzünden suratının yarısı beyazlaşmış bir adam, sürekli süt salgılayan (!) yaşlı bir otel patroniçesi, ablası tarafından kırbaçlanmaktan zevk alan efemine bir kardeş ve en önemlisi Japonların ulusal dini Şinto’da bir nesne ya da hayvan olarak bahsedilen efsanevi yaratık “Gozu”; hemen hepsi, sırra kadem basan Osaki’yi bulması için Minami’ye dört koldan yardıma girişir. Tüm arayışlar sonuçsuz kaldığında ise birdenbire ortaya çıkan genç bir kadın kendisinin Osaki olduğunu iddia eder... Sonrası mı? Aman diyim!
Fantastik Romans
Sonu gelmeyen geveze sekanslarla birlikte garipliklerin derece derece yerleştiği film, Minotor’un (inek kafalı insan figürü) ortaya çıkışıyla hafiften ivme kazansa da, bunaltıcı yapısıyla Miike evrenini bilmeyenlerin gırtlağını sıkıyor. Hatta sanki, bazı sahneler boşa dönüyor; ama hani dedik ya işte, bekleyiş üzerinde oynayarak hareketsizlikle seyircisini rahatsız eden Miike, asıl “bombayı” finale saklıyor! Ne “Katil İchi”nin “çöplük” şiddeti, ne “Ölüm Provası”nın ciddiyeti ne de “Visitor Q”nun kışkırtıcı eleştirisi. ”Gozu”da bunların hiçbirinden eser yok. Tımarhane kaçkınlarının cirit attığı, fantastik, edepsiz, korkutucu ama asla “gore” olmayan ve olabildiğince ağırkanlı bir film “Gozu”; ama birçok seyirciyi filmden soğutma riski taşıyan şok finali ile, saydığımız filmler arasında belki de en şaşırtıcısı. Hatta iki yakuza arasındaki garip bir dostluk (belki de aşk) hikâyesinin anlatıldığı bu film için romantik bile diyebiliriz; zira karşımızda kan dökmek için değil arkadaşını korumak için çırpınan bir yakuza var. Ammavelakin bu romantizm Miike usulü tabii ki! “Biri erkek biri dişi, bunu yapan üç (!) kişi”. Bilmem anlatabildim mi?
Ödüller cepte
“Gozu” aykırı yapısıyla, beklenenin aksine Cannes dahil bir çok festivalde büyük sükse yaptı. İspanya’daki 2003’te yapılan Sitges Film Festivali’nde, Michael Hanake, Bruno Dumont, Alexandre Aja gibi yönetmenlerin arasından sıyrılarak, memleketlisi Kitano’nun çektiği “Zatoichi” ile birlikte büyük ödülü paylaşan Miike, “Gozu” ile ayrıca, 2004’te Brüksel’de yapılan fantastik film festivalinde bir jüri özel ödülü de kaptı. Bütün bu ödüller Miike fanlarını ihya eden filmin finali için değildi üstelik; “Gozu” için, “21. yüzyılın sinemasında Buñuel usulü sürrealist bir tablo” diyenler de çıktı. Eleştirmenleri ve hayranlarını hiçe sayan Miike, ödülleri de takmadı. Ondan yeni bir “Gozu” bekleyenler ise avuçlarını yaladılar. Daha önce bir çok benzeri çekilmiş olan ticari korku filmi “Chakushin ari” (Cevapsız Arama-2003), bilim kurgu soslu Japon usülü süper kahraman hikâyesi “Zebraman” (2004), kasvet ötesi sürreel samuray destanı “İzo” (2004), “Neverending Story” tarzı bir remake “Yôkai daisensô” (The Great Yokai War-2005). Ardı sıra birbirine hiç benzemeyen filmler yapmaya devam eden yönetmen, her seferinde şaşırtarak yine bildiğini okudu. Okumaya da devam ediyor. Ben bu satırları yazarken, kim bilir kaç film daha çekti (!).
Gelelim DVD’nin faydalarına. “Pathfinder Pictures” firması tarafından 1. bölgeden çıkan “Gozu” DVD’si menü açısından hayli tatmin edici. Sürpriz final dahil, filmin nasıl çekildiğini anlatan komik ayrıntılarla dolu zengin bir kamera arkası, yönetmen Guillermo Del Toro ve Eli Roth’un Miike hakkındaki yorumlarını izlediğimiz bir bölüm, eleştirmen Andy Klein’le Wade Major’ın Miike ile yaptıkları iki ayrı röportaj, “Gozu” tema müziğini dinleyebileceğimiz bir kısım, yönetmen ve oyuncu biyografileri, bir dolu fragman ve fotoğraf galerisi... Yeme de yanında yat! Aynı özelliklere sahip sansürlü ve sansürsüz iki ayrı edisyon olduğu için, alacak olanları şimdiden uyaralım; tercihiniz “unrated” versiyondan yana olsun, müthiş finali makaslı seyretmek, sarmısaksız yoğurtla mantı yemeye benzer.
Aman dikkat! Ôdishon’un finalinde yankılanan “kiri kiri kirii...” seslerinden rahatsız olduysanız eğer, bu fimden uzak durun derim. Bu seferki sesler daha derinden ama, belki de çok daha rahatsız edici: “Gozuuu...Gozuuuuu... Gozuuuuuuuu....”
DVD+ dergisi- Ağustos 2006
Oky
