Yürüyelim Arkadaşlar!
Bundan bir yıl önce, yine bu sayfalarda Şikago’da tam da geçen yıl bugün, 28 Haziran 2008’de denk geldiğim Gay Parade ile ilgili bir yazı yazmıştım. (bkz: http://www.uykusuzdergi.com/blog/baris-uygur/cesit-cesit-insan-var-evet-...) Çeşitli fotoğraflarla süslü yazıda, önümden sıra sıra geçen katılımcıların arasında beni özellikle en çok etkileyenlerden bir grubun GLBT (Gay lezbiyen, biseksüel transeksüel travesti) aileleri olduğunu, “Oğlum Gay ve onunla gurur duyuyorum” dövizleriyle yürüyen annelerin, babaların boğazıma bir yumru düğümlediğini aktarmıştım. Yazının ardından, LAMBDA İstanbul Aile grubundan bir mektup aldım. Grup adına yazılan mektupta, benim boğazıma bir yumru düğümleyen benzer görüntülerin, bizzat burada İstanbul’da da yaşandığı anlatılıyordu. Tabii benim de, bundan haberdar olmamamın haklı bir sebebi var, o da bu yürüyüşlerin dünyanın her yerinde aynı gün yapılıyor olması!

Peki, neden 28 Haziran? İşte bunun için dilerseniz şöyle 40 yıllık bir flash back yapalım ve 1969 yılının New York’una gidelim. O dönemde, Birleşik Devletlerde eşcinsel ilişki Illinois eyaleti dışında her ne şekilde gerçekleşiyor olursa olsun suç sayılıyordu. Britannica’nın bize verdiği bilgilere göre eşcinsellerin bir araya gelebileceği nadir bar ve lokaller de sürekli olarak polis tarafından basılıyordu. Bu barlardan biri de “New York’un Cihangir’i diyebileceğimiz[1] Greenwich Village’ta bulunan Stonewall isimli bardı. İlginç bir şekilde barın içki ruhsatı kasıtlı olarak yenilenmiyordu[2] ve aslını isterseniz bu da Amerika için çok yeni bir durum değildi. Henüz 1951 yılında Kaliforniya’da Black Cat isimli bir işletmenin içki ruhsatı eşcinsellere de hizmet verdiği için iptal edilmiş, ancak yüksek mahkemenin kararıyla bu iptal işlemi durdurulmuştu. Her ne kadar bu eşcinsel hareketinin ilk zaferi gibi gözükse de karar “işletmenin “eçcinsellerin takıldığı bir yer” olarak ünlenmesinin içki ruhsatını iptal etmek için geçerli bir gerekçe olamayacağından” hareketle verilmiş, eşcinsellerin bir araya geldiği işletmelere yönelik baskılar azalmak bir yana artarak devam etmişti.[3] Tabii bu arada bu içki ruhsatı işinden de bir analoji çıkar mı çıkar gibi geliyor bana. Malumunuz ruhsatları artık belediyelerimiz veriyor ve ruhsatlarına evlerinin küçük kızı muamelesi yapıyorlar. Ama bu başka bir yazının konusudur, bir mim koyup devam edelim.

Daha sonra, 1969’da New York Stonewall’da gerçekleşen olayları ise birden çok sebebe bağlamak mümkün. Örneğin 60’ların ikinci yarısının “baby boomer” denilen, biraz anti otoriter, biraz daha özgürlükçü kuşağının yarattığı iklimi buna eklemlemek yanlış olmayacaktır kanaatindeyim.[4] Ronald J. Hunt da, Stonewall olayını sivil haklar hareketine, feminizmden, savaş karşıtı aktivistlere bağlamakta bir beis görmemiş.[5] Stonewall’ı burada eşcinsel hakları hareketinin göbeğine oturtan ise normalden farklı olarak eşcinsel müşterilerin polise karşı büyük bir direniş göstermesi. Ben demiyorum, Patricia hanım diyor, inanmayan buyursun gitsin baksın.[6]

Neyse efendim 28 Haziran 1968’un sabah saatlerinde dokuz polis memuru bu Stonewall müessesini basmış, her zamanki gibi müşterilerin homurdanarak kaçışacağını umarak çalışanları tutuklamışlar. Bazı travesti arkadaşlarımızı New York kanunlarının dayattığı herhalde en saçma kurallardan olan “cinsel kimliği belli edecek en az üç parça kıyafet giyme” zorunluluğunu ihlal ettikleri için gözaltına almışlar.[7] Eşcinsel müşterilerin buna tepkisi ise polisin beklemediği şekilde sert olmuş ve polisler barın dışındaki 400 kadar öfkeli eşcinsele karşı destek isteyerek barın içinde barikat kurmuşlar. Ancak barikatlar, öfkeli kalabalığa engel olamamış, barikat kırılmış ve bar ateşe verilmiş.[8] Daha sonra gelen destek kuvvetleri kalabalığı dağıtsa da ayaklanma olarak nitelenen olay beş gün boyunca sürmüş.

Her neyse sevgili arkadaşlar, o gün bugündür veya tam olarak bilemiyorum tabii ne zaman başladığını ama, her yıl 28 Haziran’da dünyanın bir çok köşesinde anılır olmuş. İstanbul’daki Gay pride’ın tarihçesi de hayli etkileyici aslına bakarsanız çünkü benim biraz evvel bırakıp geldiğim yürüyüş on yedinci yılını doldurmuş. Cehaletim için kusura bakmayın artık. Tabii bu etkinliklerin kamusal alana taşınması ancak 2003 yılında kısıtlı bir kalabalıkla mümkün olmuş. Geçtiğimiz yıl ise katılımcıların sayısı 2500’ü bulmuş.

Bu yıl bana kalırsa 2500’den belki biraz daha fazlaydılar. Alanlarda toplanan kalabalığı hesaplamanın bir yolu yok elbette ama ya gerçekten daha fazlaydılar ya da işte gönlüm daha fazla olmuş olmalarını istiyor diyeyim de siz anlayın. Ama kesinlikle daha az değildiler buna bire on bahse girerim.[9]

Ben açıkçası, bir gece önce elime tutuşturulan bir broşür sayesinde böyle bir toplantının yapılacağını biliyordum ama Taksim meydanında toplanma aşamasına yetişemedim. Ne yalan söyleyeyim, meydandan geçerken gördüm de, koşa koşa eve gidip fotoğraf makinemi aldım, hemen bir çırpıda yanlarına indim.

Kalabalıklar, aslını isterseniz, genellikle bana doğal olarak heyecan verir. Ama böylesine bir kalabalık, böylesine “zorlayıcı” diyebileceğim bir kalabalığın da tahmin edersiniz ki şampiyonluk kutlayan taraftarlardan daha heyecan verici olduğu şüphesiz.[10]

Meydanda toplandıktan sonra bir saat kadar polis ve tertip komitesi arasında pazarlık yapıldı. Tabii bu sırada renkli görüntüler yakalamayı başardım sanıyorum ama artık o sizin takdirinize kalmış. Yükselen sloganlar da insan da eşlik etme arzusu uyandıracak cinstendi, doğrusu. Benim seçebildiklerim şunlar:
Hiç kimse asker doğmaz!
Herkes bebek doğar!
Aç! Aç! Aç! Barikatı Aç!
Susma Haykır! Eşcinseller Vardır!

Bu sloganların dışında en çok kulağıma çalınan Ajda Pekkan’ın “Hür doğdum hür yaşarım” şarkısı oldu ki ben yine oturup neden eşcinsellerin yurtdışında Gloria Gaynor, Türkiye’de Ajda Pekkan’dan bir hayli hoşlandığını merak etmekten kendimi alamadım. Belki bir açıklayan çıkar diye not düşüyorum. Tabii şarkının da bağlama hayli uygun düştüğünü teslim etmek lazım. Anlayacağınız “Hür doğdum hür yaşarım / Kime ne? Kime ne? / Köle miyim sana ben? / Sana ne? Sana ne?” sözleri sık aralıklarla terennüm edildi.

Ben bu bekleyiş sırasında simit sarayının terasına çıkarak bir iki görüntü daha aldım ve simit sarayı müşterilerinin tepkilerini de yerinde gözlemleme fırsatım oldu. Genel olarak gelip geçen, durup bakan, merak edip soran kimsenin olumsuz bir tepkisi yoktu. Bir iki dallamanın laf atması, gariban bir kadıncağızın “bizi zehirliyorlar! Durdurun şunları!” diye polise ağlayan gözlerle yalvarması dışında genel olarak bir “yürüsünler işte yahu” düşüncesi hâkimdi.
Tabii şimdi burada durup Lambda İstanbul Aile grubundan bahsetmesem olmaz. Kendilerine geçen yıldan verilmiş bir sözüm vardı ve inanır mısınız, bu kadarını ben de beklemiyordum doğrusu. “Çocuğuma Dokunma!”, “Annenim Yanındayım”, “Babanım Yanındayım” ve “Kardeşinim Yanındayım” dövizleri ve o dövizleri taşıyan anneler, babalar, ağabeyler, ablalar… Ah, siz dünyanın en güzel insanlarısınız. En içten sevgilerimle sizi selamlıyorum. Müesses nizama, sıradanın sıra dışını baskılama çabasına ve homofobik taarruza karşı dimdik ayakta durduğunuz, cesaretle haykırdığınız için…

Ve ne biliyor musunuz? Yine bu sayfalarda diğer bir Gay Pride etkinliğinden, geçen yıl Şikago’da gerçekleştirilen neşeli yürüyüşten enstantaneler de bulacaksınız. Ama gözünüzü seveyim bir düşünün, karşılaştırın. Geçen yıl o yürüyüşe katılan bazı grupların da tepkiyle dile getirdiği gibi Stonewall direnişini anmak için düzenlenen yürüyüş içki firmalarının, gece kulüplerinin, radyoların, kiliselerin ve hatta polis teşkilatının, büyük şirketlerin boy gösterdiği bir karnaval havasında geçmişti. O gösteride, çok az sayıdaki anti otoriter, anarşist, sosyalist, komünist, ateistten başka da kimse Stonewall direnişinden bahsetmemiş, kimse temel bir hak ve özgürlük talebinde bulunmamıştı.
Ama işte burada, bugün, üstelik kortejin en önündeki koskoca bir pankartla anıldı Stonewall. Votka şirketlerinin bayrakları değil, anti otoriterlerin, anarşistlerin, sosyalistlerin bayrakları dalgalandı. Diğer etkinlikte görebileceğiniz gibi “daha çok neşe daha çok eğlence” değil “Çalışma hakkımız engellenemez!” diye haykırdı yüzlerce insan. İngilizce öğretmeni Rasim bana Milli Eğitim tarafından sekiz yıldır çalıştırılmadığını, çalışması için cinsiyet değiştirme ameliyatı olmasının şart koşulduğunu söylerken bu iki grup arasında çok temel bir fark olduğuna emin oldum artık.

Elbette gönül ister ki, eşcinsel arkadaşlarımız da tıpkı batıdaki kardeşlerimiz gibi haklarına ve özgürlüklerine kavuşsunlar. Bunun için Stonewall mu gerekiyor? O kadarını bilemem. Ama her ne olursa olsun, müesses nizam tarafından kısmen dahi tanındıktan sonra müesses nizamın aktörlerinden biri haline gelmeleri içimi acıtır. Çünkü ezilenler, hakkı yenenleri, özgürlükleri elinden alınanlar; özgürlüğüne kavuşsa dahi özgürlüğüne kavuşamamış diğer mağdurlara karşı bir borçları vardır gibi geliyor bana. Neyse ki benim içim rahat. Hele ki “Türbanlıya Eğitim, Travestiye Çalışma Hakkı” gibi dövizler neredeyse gözlerimi yaşartıyordu. Umut, bazen insanın gözlerini yaşartabilir ya hani. Öncelikle burada bir parantez açıp söyleme de dikkatinizi çekmek isterim. Çünkü “Türban” genellikle karşıt söylemin kullandığı bir tanımlama. Kendi payıma, örneğin “Başörtüsü” demeyi tercih ediyorum ama elbette arada bir ağzımdan Türban kelimesi de çıkmıyor değil. Bana kalırsa bu ikisinin birden kullanılmasında bir sakınca yok. Zaten dikkat çekmek istememin nedeni de dövizi hazırlarken Başörtüsü yerine Türban kullanılmasının altında hiçbir suiniyet yatmadığını, dövizi hazırlayan dostumuzun büyük ihtimalle türban-başörtüsü ayrımını dert etmeyecek kadar başörtülülerden uzak ama onların haklarına duyarlık gösterecek kadar yüksek gönüllü olduğunu anlatmaya çalışmak. Dostoyevski olmadığım için de zor oluyor anlatması.
Ve bir güzel görüntü daha: Başörtülü bir kadının, grubun fotoğrafını ya da videosunu cep telefonuyla çekmeye çalışması! Orta yaşlı bir amcanın yüzünde bir gülümsemeyle aynı işi yapması.

Sonra barikat açıldı. Açılan her barikat, ama zorlanarak, ama pazarlıkla, benim içimde tarifi imkânsız duygular uyandırır.[11] İster yıllar önce Efes Pilsen – Hapoel maçına girerken yüzlerce seyirciyle yüklenerek aştığımız barikat olsun, ister 96 1 Mayısında Kadıköy’e girerken aştığımız polisin arama noktası / barikat komikliği olsun büyük bir iş yapılmış duygusu uyandırır bende. Bu da öyle oldu işte.
Barikatın açıldığını görünce hızla aşağı inip korteji bir de caddede yürürken görüntülemeyi denedim. Daha sonra aklım sıra uyanıklık edip Galatasaray meydanına bakan hayli tırttan kültür merkezi kisvesi altında çalışan bir kafenin balkonunda pusuya yattım. Yukarıdan çekilen fotoğrafların çoğu oradan. Kafenin müşterileri durumdan habersizdi, ben fotoğraf çekmeye başlayınca ve tabii bir de sokaktan sesler yükselince onlar da doluştu ve cep telefonlarıyla bu anı görüntüleme derdine düştüler.[12]
Grup Galatasaray meydanında toplanınca, ben yine aşağıya yanlarına indim. Basın açıklaması yapıldı, basın açıklamasının kopyasını, bizzat açıklamayı yapan hanımefendiden rica ettim, hiç çekinmeden verdi. Tabii günün sürprizi, basın açıklamasının ardından gelen anonstu. Eyleme destek için orada bulunan Hande Yener, basın açıklamasındaki gibi siyasete fazla bulaşmasa da sevgilerini sundu, büyük bir alkış koptu. Hande Yener’i görüntüleyemedim yalnız, zira profesyonel foto muhabiri arkadaşlar korkunç bir çabuklukla hemen sardılar etrafını.

Sonra ne oldu bilmiyorum çünkü sekizde bir yerde olmam gerekiyordu, hızlı adımlarla gösteriyi terk ettim. Ama şimdi bakıyorum, (aradan iki üç saat geçtiği halde) internet sitelerinde konuya ilişkin bir haber göremiyorum. Bu sevindiriyor da tabii, demek ki keyifli, güzel bir finalle neticelenmiş gösteri diye düşünüyorum.

[1] Bizzat ben bir vakitler bu Doğu’nun Paris’i gibi tamlamalara ne kadar uyuz olduğumu yazmıştım biliyorum ama işte başa gelince anlıyormuş insan. Efendim Greenwich Village denen mahalle, New York’ta bugün hala kısmen de olsa entelektüellerin, sanatçıların, marjinallerin vesaire takıldıkları bir ortamı haiz. Kısmen de olsa diyorum zira emlak fiyatları bu renkli kalabalığın yerlerini çoğunlukla orta üst sınıf yuppie’lere devretmesine neden olmuş durumda. Ha ben bunları nereden biliyorum, bakın işte onu hiç bilemeyeceğim. Dipnota dipnot vermek isterdim ama MS Word ne yapar ne eder bilmiyorum. Her neyse, bu emlak spekülasyonlarının odağı olma hali bile Cihangir’le benzerlik gösteriyor diye düşünüyorum. Haydi, şimdi yazımızı okumaya devam edelim. (Hep böyle dipnotlar yazmak istemiştim, size kısmetmiş. “Haydi” diyor adam dipnotta daha ne olsun.)
[2] "Stonewall riots." Encyclopædia Britannica. 2009. Encyclopædia Britannica Online. 28 June 2009
[3] Patricia A. Cain, “Litigating for Lesbian and Gay Rights: A Legal History”, Virginia Law Review, Vol. 79, No. 7, Symposium on Sexual Orientation and the Law, s. 1568-1569
[4] Merhaba. Öyle yukarıda kanaatindeyim manaatindeyim dedim de şu baby-boomer meselesini bir geçeyim dedim. Efendim baby boom, ismiyle müsemma, fazla sayıda bebeğin doğması anlamına geliyor ve bu durum genellikle savaşlardan, felaketlerden sonra gerçekleşiyor. Ki bu da insandaki üreme güdüsünün ne denli gelişmiş olduğuna dalalet herhalde, benim kafam bu işe basmaz, biyologa nörologa bırakıyorum bu kısmını. Ama baby-boomer kuşağı dendiğinde ilk akla gelen ikinci dünya savaşından sonra doğan Amerikalılar. Yani bildiğiniz hippi takımı efendim bunlar. Böyle baby boomer deyince sanki bir şeymiş gibi duruyor, halbuki bildiğin düz hippi. Ay aman. Ne güzelmiş dipnotta cıvıtmak. Daha sık yapmalıyım.
[5] Ronald J. Hunt, "Gay and Lesbian Politics", PS: Political Science and Politics, Vol. 25, No. 2, s. 220
[6] Patricia A. Cain, a.g.e., s. 1580
[7] New York eyaleti o dönemde hakikatten böyle bir uygulama içerisindeymiş ama uygulamanın kaydını Patricia ablanın makalesinden bulsam da bulduğum kayda ulaşamadım. Hukukçu arkadaşlar için kanun maddesi N.Y. Code Prim 887(7) imiş. O sondaki yedi herhalde “… maddesinin fıkrasına göre” deki fıkra. Belki de değil.
[8] Bu konuda ilk “cık cık milli servet heba oluyor” yorumu yapan da bölgenin sakinlerinden 44 yaşındaki Eleanor Rigby imiş. Yalan ulan yalan, Eleanor Rigby Beatles’ın bir şarkısı. Neyse ki orada bu denli “ılımlı uzlaşmacı” kimse yokmuş ki bu kardeşlerimiz haklarını elde etmişler sonradan işte.
[9] Tabii bir’e on bahse girerim dedim ama bahis sonucunu nasıl saptayacağız onu bilmiyorum. Emniyet rakam verirse onu ben kabul etmem, Lambda’daki arkadaşlar bir rakam verse onu bahisçi kabul etmez. Sürekli sayı yerine rakam kullandığım için “Rakam sayının işaretidir ulan!” diye kafama kafama vuracak olan ortaokul matematik öğretmenim hiç kabul etmez.
[10] Tabii şampiyonluğu kutlayan Eskişehirspor olursa bakın o zaman tükürdüğümü yalarım, hiç kusura bakmayın. Youla’nın bonservisini de almışız, kim tutar bizi be diyorum buradan yeri gelmişken. (Yerinin geldiğini nereden çıkarttıysam artık)
[11] Tarifi imkansız ne peki? Etsene tarif, yazı yazan bir kişisin, var mı öyle “tarifi imkansız” diyerek işin içinden çıkmak? Hep hikaye hep yalan dolan valla. Tembellik bu başkaca bir şey değil ayol.
[12] Bunu da anlamıyorum. Cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar yüzünden küresel ısınma artıyor deseler yasaklanır belki diye sevineceğim. Hayır, bir anlamı var mı onu da bilmiyorum. O an fotoğrafı çekiyor, sonra hafızası dolunca siliyor. Çözemedim, çözemeyeceğim.