Sonunda Taksim - 2: 1996-2006
1996 1 Mayıs’ı ve sahte liberallerin lale hezeyanı
Dananın kuyruğu, 1996’da koptu. Son üç yıldır yavaş yavaş, korka çekine meydanlara toplanmaya başlayan işçiler ve halk, uzun süreden sonra ilk kez bir 1 Mayıs’a büyük ilgi gösterdi. Taksim Meydanı, yine işçiye kapalıydı, kutlamaların adresi bu sefer Kadıköy İskele Meydanıydı. O gün ben de orada, o meydandaydım. Ve herhalde, 1977 1 Mayısından sonra üzerinde en çok konuşulan 1 Mayıs, 1996’daki oldu. Sabahın erken saatlerinde, Kadıköy evlendirme dairesinin önünde, siyah bayraklarını açmış anarşistlerin yanında beklerken geldi ilk haberler kulağımıza. Henüz Meydana yürümeye başlamadan ya da yürümeye daha yeni başlamışken, iki kişinin, kimliği belirsiz kurşunlarla hayatını kaybettiği kulaktan kulağa yayılıyordu. Ölenlerin sayısı kimi zaman dörde beşe çıkıyor, kimi zaman “sadece bir kişi, uzak mesafeden sıkılan kurşunla ölmüş” şekline bürünüyordu. İşin doğrusu, daha sonra öğreneceğimiz gibi üç kişinin, Hasan Albayrak, Dursun Odabaşı ve Levent Yalçın isimli gençlerin polisin açtığı ateşle hayatını kaybettiğiydi. Yani miting alanı henüz dolmadan, 1 Mayıs için bir araya gelmiş binlerce insan arasından üç kişi öldürülmüştü.
Ama bir dakika! 1996 1 Mayıs’ı denildiğinde sizin aklınıza gelen bu değil öyle değil mi? Haksız da sayılmazsınız. Çünkü erken saatlerde üç arkadaşlarının polis kurşunuyla öldürüldüğünü öğrenen eylemcilerin öfkesi, polisin arama noktalarındaki tavrı ve göstericilerin arasına sızan polislerin dikkatsizliği de eklenince doruk noktasına çıkmış, olayları ekran başında izleyenlerin hafızasına bankaların camlarını indiren ve de meydana ekilmiş laleleri döven göstericilerin görüntüsü kazınmıştı. Bugünün sahte özgürlükçülerinin ne mal olduğu o gün ortaya çıkmıştı aslında. Bu sahte özgürlükçüler, 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin, güzelim lalelere sopayla vurmasını mercek altına almışlar, bu genç kızımızı bu saldırgan davranışa iten nedenlerin sosyolojik boyutu üzerine ahkâm kesiyorlardı. İlaç için bir tanesi bile “arkadaşlar bu kızın üç arkadaşı, henüz birkaç saat önce polis kurşunuyla hayatını kaybetti” demiyordu. Göstericiler arasında ne işi olduğunu kimsenin hala açıklamadığı bir sivil polis, açık unuttuğu telsizi yüzünden deşifre olunca etrafındaki genç ve öfkeli göstericilerden dayak yiyor ve yine birkaç gösterici sayesinde hayatını kurtarıyordu. Ama sahte özgürlükçülerin hiçbiri sivil polisin oradaki görevinin ne olduğunu sormuyor, yine aynı sivil polisin hayatını kurtaranın da sağduyulu göstericiler olduğu gerçeğini görmezden geliyordu.
Hâlbuki bütün bu kara haberlere rağmen bir hayli neşeli başlamıştı 1 Mayıs 1996. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Koordinasyonu ve anarşistler arasında bir yerdeydim. En azından anarşistlerin hoplayarak, zıplayarak ve kol kola dans ederek attıkları “Dans edemediğim devrim, devrim değildir, Dünya yerinden oynar meclisten adam çıksa, Ne Tanrı, Ne Devlet, Aşk! Aşk! Hürriyet!” sloganlarına yolun kenarında eylemcileri izleyen yaşlı başı teyzelerin bile alkışla tezahürat ettiklerini kendi gözlerimle gördüm. Ve hatta olayı takip eden bir NTV muhabirinin, “Basın” yazan yeleğini çıkartıp ekipmanını arkadaşına vererek anarşistlerin arasına katıldığına ve eline geçirdiği bir siyah bayrağı Kadıköy’e kadar sallayarak yürüdüğüne de şahidim.
Ama ne ki, alana yürüyen, üstelik en radikal bazı gruplar, alana yürürken yüreklerinde arkadaşlarını polis kurşunuyla kaybetmenin öfkesini taşıyordu. Bu öfkeyi harekete geçiren telsizini açık unutmayan başka sivil polisler miydi, yol kenarında bekleyen güvenlik güçlerinden gelen yersiz bir sataşma mıydı yoksa göstericilerin yaktığı bir kıvılcım mıydı bilemiyorum elbette. Ama bugün bildiğim bir şey varsa, o da üç ölünün üzerine, birilerinin Kadıköy meydanında bir kıvılcım ateşlediği.
Ne olursa olsun, 1 Mayıs 1996’nın sonuçları büyük bir kayba yol açtı. Her şeyden önce, çok açık bir şekilde uzun yılladır ilk kez bir 1 Mayıs gösterisi, halkın geniş çapta tezahüratıyla karşılaşmıştı. Belki o gün Kadıköy’de toplanan sayısı yüz binin kesinlikle üzerinde kalabalık, ertesi yıl iki katına çıkacak, belki de kendisine yıllardır yasaklanan Taksim meydanına ulaşacaktı. Ama olmadı. O gün, 3 insan hayatını polis kurşunuyla kaybetti ve Türkiye’nin “özgürlükçü” kalemleri, 1 Mayıs 1996’yı arkadaşları henüz öldürülmüş üniversite öğrencisi bir genç kızın belediyenin diktiği lalelere yönelik öfkesinde ve paraları sigorta şirketleri tarafından karşılanan banka camlarında sembolleştirdi. Aslında ta o günden belliydi “özgürlükçü” kalemlerimizin terazisinde üç gencecik insanın öldürülmesinin, belediyenin diktiği laleler ve banka camlarından daha önemsiz olduğu. Aynı gün Kadıköy’de gözaltına alınan Akın Rençber, gördüğü işkencelerden sonra, 20 Mayıs’ta hayatını kaybettiğinde, 1 Mayıs 1996’da öldürülen insanların sayısı dörde çıkıyor ama “özgürlükçüler” o tatlı sesleriyle gencecik insanların, nasıl da bu denli öfkeli olduğunu merak etmeye devam ediyordu.
Olaylardan bir yıl sonra, ortalık Susurluk skandalıyla karışmışken Can Dündar, bir polis memurunun itiraflarını yayınladığında, normal bir ülkede olması gereken istifalar, arka arkaya tutuklamalar ya da en azından “özgürlükçülerin” özür dilemesi bile yaşanmadı. Can Dündar’ın aktardıkları insanın boğazına koca bir yumru düğümleyiveriyordu:
"1 Mayıs günü daha önceden içine sızdığım TDKP'lilerin arasında sloganlar atarak yürüyordum. 'Niyazi' adlı bir arkadaş da benimleydi. Böyle toplumsal olaylarda ilk sloganı attıktan sonra gerisi kolaydır. Saat 10.00 civarında sağa sola saldırma gibi hareketlere giriştik."
İşte 1 Mayıs'ın kurbanı iki genç, o aşamada, miting daha başlamadan öldürüldüler. Biri 18 yaşındaki Hasan Albayrak'tı. Diğeri ise 20 yaşındaki Dursun Adabaş. İlki göğsünden vurulup öldürüldü, ikincisi başından... "Sivil görevliler"in tam hedefi vuran kurşunlarıyla...
"İş"in nasıl halledildiğini polislerin arasındaki itirafçılardan Murat İpek şöyle anlatıyor:
"Telsizden emir geliyordu; kayda geçmeyen bir cihaz aracılığıyla... Hedefler belirlenmişti zaten... İlk ateş, otobüs durağının oradan ve camiinin köşesinden açıldı, bankaya karşı. Bizim işimiz sadece hedefleri vurmaktı. Sonuç baştan belliydi yani..."
Ve "hedefler" birer birer devrildiler. Daha sonra 29 yaşındaki Levent Yalçın da başından kurşunlanarak ölecekti.
Ölenlerin adları belli... Öldürenler ise bilinmiyor. Ama Murat Demir "bildiklerini sayıyor."
"5-6 itirafçı getirilmişti oraya...Mesela Murat İpek oradaydı. Ke¬nan Esatoğlu diye bir arkadaşımız vardı, o da oradaydı; HADEP içine sızmıştı tahmin ediyorum. Şahittin Güvercin oradaydı. O da DHKP içindeydi. Ama ilk vurulan, bizim saflarımızdaydı."
Sonra o herkesin aklında kalan sahneler başladı. "Militanlar vahşice çevredeki dükkanların, bankaların camlarına saldırıyorlar, laleleri copluyorlar"dı.
Oysa Murat Demir, olayların başlangıcını farklı anlatıyor:
"Camlara ilk ben saldırdım. Niyazi arkamdan geldi. Sopalarla o cama vur, bu cama vur derken, oradaki insanlar da bize bakarak galeyana geldiler ve onlar da dükkanlara saldırmaya başladılar. Bunun üzerine polis müdahale etti. Hatta bizi de dövmeye başladılar. Gidip polislere 'Bizi devlet gönderdi' desek, oradakiler bizi linç edeceklerdi. Mecburen sustuk ve bolca dayak yedikten sonra vapurla karşıya geçtik. Niyazi'nin Ç.köy'deki büfesine gittik. Sonra ben gidip yazılı raporumu verdim. Dayak yediğim için 50 milyon tedavi parası verdiler".
Olaylardan sonra “Provokasyon!” çığlıkları atanlar haklıydı. Sadece provokatörlerin kimlikleri, düşünülenden çok farklıydı. Ergenekon, Gladio ya da adına her ne derseniz deyin, bir takım derinlikle iş başındaydı. Üstelik “olur a öldürdüğümüz gençlerin hesabını sormaz bu gruplar” diye düşünerek, o gruplara kendi adamlarını yerleştirerek. Herhalde bu da linç edilmesine ramak kalan sivil polisin görevi hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir veriyordur.
1 Mayıs 1996’da, ben henüz 18 yaşındaydım. Tıpkı Kadıköy’de hayatını kaybeden Hasan Albayrak ve daha sonra ölen Akın Rençber gibi. Dursun Odabaş 20, Yalçın Levent 29 yaşındaydı.
Mehmet Akif Dalcı, 1 Mayıs 1996’da hala 18 yaşındaydı.
1997-2006: Sindirilen bir hareket
1997 yılında amaçlanan gerçekleşmiş, katılım asgari düzeye düşmüştü. Üstelik 28 Şubat fırtınası ülkede bütün hızıyla esiyor, Zaman gazetesinin de aralarında bulunduğu merkez medya Genelkurmay’a methiyeler ve de hükümete yergiler düzmeye devam ediyordu. Susurluk ve 28 Şubat’ın hayhuyunda Taksim yine yasaktı, Taksim yine kapalıydı.
Ertesi yıl çıkan olaylar, MGK güdümündeki merkez medya tarafından yine illegal grupların provokasyonu olarak nitelendirildi. 267 kişi gözaltına alındı.
90’lı yılların son 1 Mayıs gösterisi de Nazım Alpman’ın ifadesiyle “polisin çoğunluğuyla” olaysız geçti. Alanı göstericiden çok polisin doldurduğu bir gösteriydi. Tıpkı 2000 yılındaki, 15 bin göstericiye karşılık 25 bin polisin alanı doldurduğu 1 Mayıs gibi.
2001, 2002 ve 2003 1 Mayıs’ları da olaysız ve Taksim’siz geçti. 2004 1 Mayısında Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen grup yine coplandı, 58 kişi gözaltına alındı.
2005’te Taksim yine yasaktı, 45 kişi gözaltına alınmıştı. 2006’da 35.
Mehmet Akif Dalcı, 1 Mayıs 2006’da hala 18 yaşındaydı.