Emek Sineması mı Beyoğlu mu?

Siyaset sahnesinde kovboy filmlerine ve Red Kit’e meraklı tek figürümüz Turgut Özal değilmiş meğer. Son beyanatlarından anladığım kadarıyla Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da, izlediği kovboy filmlerinin bir hayli etkisinde kalmış olacak ki; o filmlerdeki sahte kasaba dekorları gibi bir projeyi babasının malı gibi hararetle savunuyor. Adını vermediği “yatırımcı grubun” Emek Sinemasının “ön cephesini eskisi gibi koruyarak” ancak içinin içine ederek gerçekleştirecek olmasını avuçları patlayıncaya kadar alkışlıyor ve bizden de bu alkış tufanına katılmamız için ricada bulunuyor. Ama elbette İstanbulluların, Turkmall ismindeki şirketin şu an hala halka ait olan, SGK’nın mülkiyetindeki bir gayrimenkule konarak milyonlarına milyon katıyor olmasına neden bu kadar çok sevinmesi gerektiğini açıklayamıyor.

Bana kalırsa dürüstçe söylemelidir artık: “Sevgili İstanbullular, buraya yanı başındaki yetmiyormuş gibi bir alışveriş merkezi daha yapacağız ve Turkmall da şehrin göbeğindeki malları sayesinde milyonlarına milyon katacak, neden siz de sevinmiyorsunuz? Böylesine bir mall bolluğu dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiştir, neden siz de bu mallara, mall’lıklara sevinmiyorsunuz?

Açıkçası ben hala, Turkmall’ın para kazanmasına neden sevinmeliyim anlayabilmiş değilim. Mal değilim, mall benim değil. Kültür Bakanının bu mall’lara neden sevindiğini de anlamıyorum doğrusu.

Şimdi hep beraber yürüyor ya sinemaseverler ve İstanbul âşıkları… Belki, Tarlabaşı’ndaki binalar yok bahasına ve de zorla ihale edilirken biraz daha fazla ses çıkarabilselerdi, Sulukule’de olanlar için seslerini yükseltebilselerdi şimdi ellerinden sinemaları, anıları, hayatları çalınmıyor olabilirdi. Hoş haksızlık da etmemek lazım. Bir çokları bu “kentsel dönüşüm” projelerine “jentrifikasyon” ithamıyla karşı çıktılar. Ne ki, jentrifikasyonun ne olduğunu, neden kötü olduğunu, neden halkın da bu “jentrifikasyona” karşı çıkması gerektiğini layıkıyla ortaya koyamadılar.

Kültür Düşmanlığı mı, Kurnazlık mı?

Emek Sineması özeline dönecek olursak; bu meseleyi salt sanat ve kültür düşmanlığı boyutuna indirgemek son derece hatalı. Emek Sineması etrafında bugüne değin yaşanan tartışmalara baktığımızda şaşırtıcı bir şekilde konunun odağında sadece bir sinema salonunun yer aldığını görüyoruz. Elbette konu sadece Emek sinemasıyla ilgili olsa, karşı çıkılan proje, sadece ve sadece Emek sinemasını yok etme projesi olsa bu son derece kaçınılmaz bir yaklaşım olacak. Ancak ne yazık ki, mesele çok daha geniş kapsamlı bir mesele ve Emek Sineması, resmin bütünü göz ardı edilirse, kurtarılsa dahi yok olmaya mahkûm.

Kısaca özetlemeyi deneyelim. İstiklal Caddesinde, şu anda şehircilik mantığına tamamen aykırı bir şekilde yükselmekte olan Demirören’in dev alışveriş merkezinin hemen yanında, büyük bir bina bulunmakta. Bu binanın içinde bulunduğu ve Emek sinemasını da içine alan geniş alan, yıllar önce Emekli Sandığı tarafından satın alınmış ve bugün de Sosyal Güvenlik Kurumunun uhdesinde. Yani öncelikle, hemen yanı başındaki Demirören örneğinde olduğu gibi, özel bir şahsa ait özel bir gayrimenkul yok. Bu mal hepimizin malı ve durduk yere mall’a çevrilmesine karşı çıkmaya yerden göğe kadar hakkımız var diye düşünüyorum. (Kaldı ki özel şahsa dahi ait olsa “herhangi biri, kendisine ait gayrimenkul üzerinde kafasına estiği şekilde inşaat yapabilir mi, hele ki bu gayrimenkul sit alanı içerisindeyse ve birbirinden bağımsız parsellerden oluşuyorsa ve de yapmayı planladığı şey, şehrin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyecekse” gibi soruların cevabı birkaç milyon dolarınız yoksa sizin için olumsuzdur. Bırakın şehrin yaşam kalitesinin içine etmeyi, kendi halinde vatandaşın tarihi eser ilan edilmiş evine çivi bile çakamayacağını herhalde herkes biliyordur.)

Emek Sineması örneğinde öncelikle bir “kültür düşmanlığı” değil, halkın malının bir sermaye grubuna verilmesi var. Hadi özelleştirmelere alıştık, artık karşı çıkmaya kimsenin mecali kalmadı ama burada aklı başında olan herkesin fark edebileceği üzere kamunun malının, “kamu yararına aykırı bir şekilde” özelleştirilmesi söz konusu.

Emek Sinemasının da içinde bulunduğu, bize ait olan gayrimenkulün, ortakları arasında eski bürokrat ve belediyecilerin de bulunduğu bir mall grubuna peşkeş çekilmesine gelene kadar Türkiye’de belediyeler sürekli, kent sakinlerine ait olan arazileri, alışveriş merkezi, toplu konut, rezidans vesaire projeleri gerçekleştirilmek üzere ve de yok bahasına bir takım gruplara veriyorlar. İmar komisyonlarındaki küçük bir kalem oynatmasıyla araziler arsaya, yeşil alanlar alışveriş merkezine dönüşüveriyor. Hani şu şarkı vardı ya ilkokullarda söylediğimiz, “tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana, dönmeli yurdumda” diye, işte o şarkıyı söylüyor hemen tüm imar komisyonları: “ağaçlar ormana, ormanlar AVM’ye dönmeli ilçemde” diye. İşte bugünlerde, hangi imar komisyonunun kapısından geçseniz aynı şarkıyı dinleyebilirsiniz.

Kamu yararı?

Bırakalım, kültürü, sanatı, mimariyi şunu bunu ve iyice arsızlaşarak işe sadece ekonomik açıdan yaklaşalım. Beyoğlu İstiklal Caddesi, sadece İstanbul’un değil aynı zamanda Türkiye’nin de en çok yerli ve yabancı turist çeken, insan sirkülasyonu inanılmaz boyutlarda olan bir bölgesi. İlk bakışta, bu bölgeye bir alışveriş merkezi açmak, kısa vadede hayli karlı bir iş. Ancak orta uzun vadede, hemen yanı başına açılacak olan diğer alışveriş merkeziyle birlikte yaratacağı etki, İstiklal Caddesini sıradanlaştıracak, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu iddia edilen İstanbul’u bir “kültür başkasabası” haline getiren onlarca adımdan biri olacaktır. “Kültür” bakanının böylesine bir projeyi hararetle savunmasına şaşmamız boşuna değil zira bu proje caz kafeleri simitçiye, tiyatro salonları otoparka, kitapçıları büfeye, plakçıları fast food lokantasına, kültür varlıkları alışveriş merkezine dönüşen İstanbul’un kasabalaşmasına ve daha da ileri giderek kabasabalaşmasına yol açacaktır.

Ha elbette Kültür bakanımız, bu kasabalaşma ve kabasabalaşmaya zil takıp oynayarak yanıt verebilir, başbakanın kahvaltılarında menemene ekmek banan tezcanlı sanatçılar ağızları dolu olduğu için ses çıkarmadan için alkış tutabilir ama iki dev alışveriş merkezinin İstiklal Caddesi ve çevresine trafiğiyle, yapısıyla, düzeniyle nelere mal olacağını kestirememek akli bir noksanlıktır.

Dedim ya, haydi şu kültür varlığı falan gibi kabasabakasabalı gözüyle “mala davara faydası olmayan” meseleleri bir kenara bırakalım; sadece trafik açısından bakalım olaya. Etiler Akmerkez, Bakırköy Capacity, Levent Metrocity trafiğini gözünüzün önüne bir getiriverin. İşte onların yoğunluğunu alın, tarlabaşının şu andaki mevcut yoğunluğuna ekleyin. Ne güzel oldu değil mi? Birisi çıkıp da o trafik yüzünden fazladan harcanacak benzinin dahi, söz konusu alışveriş merkezlerinin getireceği katma değerden daha az olacağını iddia edebilir mi?

Emek Sineması Alicengiz olmasın?

Gelin Emek Sinemasına bir kez daha dönelim. Şu anda tartışma, salt sinema salonunun geleceği üzerinden yürütülüyor. Sinemaseverler, sinema salonunun korunmasını isterken, Mall cenahı da, sinema salonunu “aslında” koruyacaklarını ancak bu haliyle projeleri içerisinde üst kata (ya da katlara) taşıyacaklarını söylüyorlar. Doğrusu bu tartışma bana biraz garip geliyor. Hem İstiklal Caddesinden hem de Yeşilçam sokaktan giriş verilebileceği aşikâr olan devasa bir yapı için Emek Sinemasının cephesine de ihtiyaç duyulması, yersiz bir arsızlık, açgözlülük olacaktır. Yani demem o ki, mall cenahı, pekâlâ, Emek sinemasını olduğu gibi koruyarak da projesini gerçekleştirebilir, filmden çıkacak insanların da doğrudan alışveriş merkezine girmelerini sağlayabilir. Ayrıca bu işleri pek anlamam ama, kapalı bir alışveriş merkezinde, birinci katın, ikinci katın çok da önemi yok gibi gözüküyor ve herhalde koskoca bir sinema salonunu üst katlara olduğu gibi taşımanın maliyeti, o sinema salonunu çevreleyerek “yutmaktan” daha yüksektir gibi geliyor.

Tahminim o ki, Emek Sineması, “baskılara ve protestolara” boyun eğilerek, şu anda bulunduğu yerde hayatına devam edecek, insanlar “eskisi gibi” Emek Sinemasında filmlerini izleyecek ve film çıkışında kendilerini Yeşilçam Sokağın, İstiklal’e paralel kıvrılan alt kısmında değil de bizzat alışveriş merkezinin içinde bulacaklar. Gönül rahatlığıyla yok edilmemiş kültür varlıklarından çıktıktan sonra da birer hamburger yerler artık beraber. Emek Sinemasının, eskisi gibi hayatına devam edeceğinin açıklanması da, şu an için bütün bu protestoların gazını alacak gibi duruyor. Mall cenahı, Emek Sinemasına dokunulmayacağını açıkladıktan sonra salt “Emek Sinemasını yıktırmayız” amacıyla başlayan protesto da haliyle sönümlenecek, olan Beyoğlu’na olacak, nur topu gibi bir alışveriş merkeziyle daha hayatımıza devam etmeye çalışacağız.

Tüm bu nedenlerden ötürü, Emek sinemasını bir Kovboy filmi dekoru gibi koruyacaklarını açıklayan Ertuğrul Günay’a ve arkasında durduğu mall cenahına “Emek Sinemasını Yıktırmayacağız” değil, “İstiklal Caddesinde AVM istemiyoruz!” denmelidir. Nasıl ki Emek Sinemasının olduğu gibi Bakırköy’e ya da Kanyon alışveriş merkezinin içine taşınması Emek Sinemasını öldürecekse, iki dev alışveriş merkezi içinde sıkışıp kalması da hayatına, en azından bildiğimiz anlamda hayatına son verecektir çünkü.

Son bir açmalık

Haneke’nin son filmi Beyaz Kurdele, gösterime girdi. Filmi, şans eseri daha önce izleme fırsatı bulmuş ve bir hayli beğenmiştim. Eskiden, çok değil bundan bir on yıl kadar önce, bu filmi İstanbul’da sadece Beyoğlu’nda seyredebilirdiniz. Çünkü Haneke gibi isimlerin filmleri, seyirciyle burada buluşurdu. Böyle bir filmin gösterime girdiğini duyduğunuzda, hangi sinemada oynadığına bakmazdınız bile, çünkü İstiklal caddesindeki sinemalardan birinde muhakkak oynadığını bilirdiniz. Ama bir süredir, bırakın Avrupa sinemasının sembol isimleri, Hollywood’un biraz daha eli yüzü düzgün yönetmenlerinin filmleri dahi uğramıyor Beyoğlu’na. Sessiz sedasız, uzaklarda bir yerlerde, kırk elli kişilik lüks salonlarda bir iki hafta görünüp kayboluyorlar. Yani aslını isterseniz, Beyoğlu, bugün ulaştığı haliyle bile dev bir AVM’ye dönüşmüş durumda. Bütün bir İstiklal Caddesi, bu AVM’nin food court’u, sinema salonları da yüksek gişe yapan cilalı filmlerin podyumu halinde.

Galiba başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmeye Caz kafeler simit sarayına, kitapçılar büfeye, gay kulüpleri köfteciye dönüşürken başlamamız gerekiyordu. Ben şu kısacık yaşamımda, cayır cayır renkli, vızır vızır hareketli bir kent merkezinin tatsız tuzsuz fanus içerisinde turistlere sunulan bir hediyelik eşyaya dönüşmesine tanıklık ettim. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin Cağaloğlu ve Sultanahmet’i çoktan öldü; yapay, her yerinden turistik sahtelik akan bir “sim city” kasabasına döndü. Korkarım bir süre sonra yaşadığım bir diğer kent merkezi de kabasaba bir kasaba meydanına dönecek. O yüzden Emek Sinemasını yıktırmayalım sloganının yanına bir de “Buraya alışveriş merkezi yaptırmayız!” bir an önce eklenmelidir.

Barış Uygur Salı, 04/05/2010 - 18:37